Kur'an Araştırmaları: Mezhepler

''Allah'a davet eden, iyi iş(ler) yapan ve "Ben Müslümanlardanım!" diyenden daha güzel sözlü kim olabilir ki!''
-Kur'an
Soru: ‘’Yahudiler 71 fırkaya ayrıldılar. Birisi cennet’te 70’i cehennem’dedir. Hıristiyanlar 72 fırkaya bölündüler. 71’i cehennem’de, birisi cennet’tedir. Muhammed’in nefsi kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, şüphesiz benim ümmetim de 73 fırkaya ayrılacaktır. Birisi cennet’te 72’si cehennem’de olacaktır. Denildi ki: Ey Allah’ın Resulü! Onlar kimlerdir? Buyurdu ki: Cemaattir.’'(1) hadisi Kuran’dan onay alabilir mi? Bir mezhepe tabi olmak ve o mezhebin belirlediği hükümlere uymak zorunlu mudur?
Yanıt: Mezhep kavramı TDV İslam ansiklopedisinde, ‘’Sözlükte “gitmek” anlamındaki zehâb kökünden hem masdar hem de “gidecek yer ve yol” mânasında mekân ismi olan mezheb kelimesi, terim olarak “dinin aslî veya fer‘î hükümlerinin dayandığı delilleri bulmakta ve bunlardan hüküm çıkarıp yorumlamakta otorite sayılan âlimlerin ortaya koyduğu görüşlerin tamamı veya belirledikleri sistem’’(2) olarak tanımlanmıştır.
Resulümüz döneminde hiçbir şekilde görülmeyen mezheplerin onun vefatından sonra ortaya çıktığı bilinen bir gerçektir. Hz. Muhammed döneminde mezheplerin oluşmamasının en önemli sebebi bu yönde yasaklayıcı ayetler bulunması nedeniyleydi:

‘’Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra (Allah) onlara yapmış olduklarını (mahşerde) bildirecektir.’’ (Enam, 159)

‘’Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlardan (olmayın!) (Bunlardan) her grup, kendi yanında bulunanla sevinmektedir.’’ (Rum, 32)

‘’Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın; ayrılmayın!’’ (Al'i İmran,103)
Yahudilerin, Hıristiyanların ve müşriklerin dinlerini parça parça hale getirmesi üzerinden Müslümanlara uyarı niteliğinde olan bu sözler nedeniyle Resulümüz döneminde bu tarz oluşumlara izin verilmemiştir.
Peki Hz. Resulden sonra Müslümanlar neden mezhebe ihtiyaç duymuştur. Bu konuda mezhepler konusunda yaptığı başarılı araştırma ve tespit çalışmalarıyla tanınan Prof. Dr. Hasan Onat şu tespiti yapar:
‘’Her insan içinden geldiği geleneğin ve içinde yetiştiği ortamın ürünüdür. Öyle ise İslam söz konusu olduğu zaman, Müslüman bireyin zihni çift yönlü bir sorgulama sürecini her daim diri tutmak zorundadır. Bu çift yönlü sorgulama süreci bugünden, Kur’an’ın insanla buluştuğu, Hz. Muhammed’in örnekliğinin göz önünde olduğu zamana; Kur’an’ın kurucu ilkelerinden ve Hz. Muhammed’in ilk örnekliğinden bugüne sürekli aktif olmak durumundadır...Değişim, dönüşüm ve farklılaşma bu akışın doğasında vardır. Toplum, her daim yeni bir toplumdur. Kur’an ve Kur’an’daki kurucu ilkeler elbette değişmemiştir. Ancak Müslümanların onu anlama ve hayata taşıma biçimleri doğal olarak farklılaşmıştır. Burada önemli olan husus değişme ve farklılaşma değil, bu süreçte Kuran’ın kurucu ilkeleriyle irtibatın, yani istikametin ne ölçüde muhafaza edilebildiğidir.’’(3)
Onat’ın değişime yaptığı vurgu oldukça yerinde gözükmektedir. Kur’an-ı Kerim’de bulunan ayetler belirli bir zaman dilimini kapsamayıp tüm zamanlar dilimini kapsadığı için ana ilkeden sapmamak şartıyla günün gerçekliğine uyarlanabilmektedir. Onat’ın meselenin değişim üzerinde değil de süreçte Kuran’ın kurucu ilkeleriyle irtibatın ne ölçüde muhafaza edildiğinin tespitine değinmesi önemli bir diğer husustur. Zira mezheplerin ahvali göz önünde bulundurulduğunda bu irtibatın sağlıklı yapılamadığına şahit oluyoruz. Kaldı ki kanaatimizce Kur'an’ın ana ilkeye sadakat göstererek değişen şartlarda yorumlanması hizipleşmeyi meşrulaştıracak bir gerekçe değildir. Yüce Allah ‘’Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı yapışın ve birbirinizden ayrılmayın!’’ ayetini sadece mezkur olaya bağlı kılmış değildir. Bu ve benzeri ayetler üzerinden inananların yaşayacakları her olayda birlik içinde olmalarını istediği için vahyetmiştir. Bundandır ki Kitap’ta geçmiş kavimlerin kıssalarına sürekli yer verilmiş Müslümanların bu kıssalardan ibret almaları istenmiştir.
Konumuzu ilgilendiren bir ayette Yüce Allah şöyle buyurur:

‘’Dillerinizin uydurduğu yalana dayanarak “Şu helaldir, şu da haramdır!” demeyin; sonunda Allah’a yalan uydurmuş olursunuz. Allah’a yalan uyduranlar kurtulamazlar.’’ (Nahl,116)
Ayette insanların hiçbir delile dayanmadan layüsel bir söylemlerle şu helaldir, şu haramdır dememeleri istenmiş mezkur hadiseyi gerçekleştirme teşebbüsünde bulunanların Allah’a iftira edeceği açıkça belirtilmiştir. Ne var ki mezhepler tarihi incelendiğinde bu ayete çoğu kez sadık kalınmadığı müşahede edilmektedir:
.png)
Yine şu hususlarda mezhepler benzer konularda farklı hükümler vermişlerdir(!):

Her iki tablodan da anlaşılacağı üzere pek çok konuda hemen hemen her mezhep muhtelif görüş beyan etme cihetine gitmiştir. Hadisenin teessür uyandıran yanı ilahi mesajdan bir mesaj olan Nahl,116 ayetine muhalif tablonun zuhur etmiş olmasıdır. Aynı Allah’a ve resule itaat eden Müslüman camia’nın benzer konuda farklı hükümler tayin etmeleri ve bu hükümler ile amel etmeleri kabul edilebilir değildir. Münasip olan ve Müslümanlara yakışan konuyu Allah tarafından en güzel tefsiri yapılmış, apaçık kılınmış Kur'an ayetleri ışığında istişare (Şura,38) etmekti.
Şu halde sormak icap eder ki;
- Hanbelilere göre -şayet- Allah namaz için ezan okumayı farz kılmışsa bunun delili nedir?
- Yok değilse ve sünnetse Hanefiler, Şafiiler ve Malikiler Hanbelilerden farklı olarak bu uygulamaya nasıl sünnet diyebilmişlerdir?
- Şayet namaz için ezan okumak farz ise tüm Müslümanların bu uygulamayı farz kabul etmeleri gerekmez mi?
Allah’ın farz kıldığına diğer mezheplerin sünnet demesi kendi içinde çok ciddi bir çelişkidir. Halbuki mezkur konu hakkında Kur’an’ın içinde yer alan hükümler dikkate alınsaydı böyle bir tablonun ortaya çıkma ihtimali mevzu bahis edilmeyecekti.
Pek fena neticeler doğuran bu duruma düşmemek için Müslüman bireyler hükmünü merak ettikleri hususlarda bir araya gelerek Kur’an'ı rehber yaparak istişarede bulunmalıdırlar. Örneklik arz etmesi namına bir misal olarak ezan konusunu Kur’an'ı Kerime arz edelim. Şöyleki Cuma Suresi 9. ayet namaz için çağrı yapılmasının gerekliliğini gösterir:

‘’Ey iman edenler! Cuma günü [salât] (namaz) için çağrıldığı(nız) zaman, hemen Allah’ı anmaya koşun ve alışverişi bırakın! Bilirseniz bu sizin için hayırlı olandır.’’
Ayette geçen
/iza nûdiye lissalât ifadesi namaz için çağrı yapıldığını gösterir ancak bu çağrının mahiyetini belirtmez. Kur'an bütünlüğünü gözettiğimizde namaz için yapılacak çağrının mahiyetinin bu sure dahil hiçbir surede yer almadığına tanık oluyoruz. Bunun sebebi -haşa- Allah’ın açıklama yapmayı unutmuş olması değildir. Her çağda inananların muhtelif değişkenlerle (İslamafobik tavırlar gibi) karşı karşıya kalmaları hasebiyle ezanın formunu Müslüman camia'nın insiyatifine bırakmış olmasındandır.
Şayet bir an için namaz öncesi yapılacak bu çağrıyı Hanbeliler gibi(!) farz kabul etmiş olsaydık geçmiş zaman dilimlerinde ve günümüzde ezan okunması yasaklanan coğrafyalarda müminler zorda kalmış olacak ve bu uygulamayı ifa edemeyeceklerdi. İşte bu ve benzeri gerekçelerle Kuran’da çağrının mahiyeti verilmemiş çağrının formunu oluşturma işi inananlara bırakılmıştır.
Ne ibretlik bir vesikadır ki böylesi basit bir konuda dahi hizipleşmiş olan mezhep mümessilleri subjektif çıkarımlarla benzer konularda farklı naslar ilan etmiş aynı konuda kiminin farz gördüğünü kimi sünnet kiminin helal gördüğünü haram görmüş velhasıl ortada çelişkili bir din anlayışı vücut bulmuştur. Bu çarpık anlayışın bir sonucu olarak pek çok konuda her mezhep kendi görüşünü dikte ettirme cihetine gitmiş ve muhatabı olan diğer mezhep mensuplarını tekfir etmiştir.
Bu teessür uyandıran tablonun özetini Prof. Dr. Hasan Onat kitabında şu şekilde ifade etmiştir:
‘’Diğer taraftan, insanın sosyal bir varlık olmasının doğal sonucu olarak ortaya çıkan mezhep, cemaat, tarikat vb. oluşumlar, seçkinci bir anlayışla, sadece kendi gruplarını merkeze alarak, diğer Müslümanları ötekileştirme yoluna gitmişlerdir. Bu durum, Müslümanların grup, mezhep, cemaat, tarikat adına birbirlerini tekfir etmelerini kolaylaştırmıştır. Tekfir ise Müslümanların yaşadığı coğrafyada akan kanı, hatta masum insanların hunharca katledilmesini meşrulaştıran bir araç haline gelmiştir. Özellikle masum insanların kanı, bütün insanlık için bir kara leke olmanın ötesinde, insanlığı boğabilecek dipsiz bir göle dönüştürmektedir. Bir tek insanın haksız yere öldürülmesinin bütün insanlığın öldürülmesine eşdeğerde olduğu gerçeği hiç kimsenin umurunda değildir. Bu durum, Müslüman olmayanların İslam’ı şiddet ve terörle özdeşleştirmelerini kolaylaştırmakta; Müslümanların İslam’la ilgili sağlıklı bir anlayış geliştirmelerini engellemekte, tepkisel bir yaklaşımın hayatın bütününe egemen olmasına, din dilinin korku ve şiddetle bütünleşmesine yol açmaktadır.'' (4)
Bölücü bir zihniyetin nişanelerini taşıyan bu hadiste ''Fırkayı Naciye olarak kendisine işaret edilen hak mezhep kimdir?'' diye sorulacak olursa hemen hemen tüm mezheplerden hayret uyandıran(!) tek kelimeden müteşekkil bir cevap yükselmektedir: Biziz. Ancak ömrünü Kur’an’ın emirlerine uymakla geçiren şerefli bir nebinin Enam,159, Rum,32, Al'i İmran, 103 ve Nahl, 116 minvalindeki ayetlere rağmen böyle bir sözü tarihin herhangi bir döneminde irad etmesi olasılık dahilinde değildir. Şayet bir hadis hüsnü zan edilerek şerefli nebiye isnad edilseydi Kur'an ile uyumlu şu sözün dile getirilmesi çok daha takdire şayan olurdu:
“Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.”(5)
Ancak ne mümkün! Muhterisler tarafından mezkur hadisin yanına nebiye atf ile şu hadis irad edilmiştir:

''Ümmetimin ihtilafı rahmettir.''(6)
Netice: Tekfir, kan, gözyaşı...
Parçalanmak, hizipleşmek Müslüman coğrafyasına rahmetten ziyade kin, nefret ve kan getirmiştir. Hatta getirmeye devam etmektedir. Hizipleşmeyi normalleştiren din kardeşlerimiz ise geleneğin olumsuz tesiri altında Kur'an'dan adım adım uzaklaşmaktadırlar. Bizlerse gücümüz nispetinde Hz. Resul'ün mütevatir hadisini -mahşerdeki şikayetini- ısrarla hatırlatarak kardeşlerimizi tek bir kimlik -Müslüman- etrafında toplanmaya ve mahşere kadar bu vaziyeti korumaya davet ediyoruz:

Elçi şöyle diyecektir: "Ey Rabbim! Kavmim bu Kur'an'ı yalnız bıraktı." (Furkan,30)
------------------------------
