05 Ağustos 2024, 14:59 tarihinde eklendi

Mezheplerin İncelenmesi

Mezheplerin İncelenmesi

Mezhep kavramı TDV İslam ansiklopedisinde, ‘’Sözlükte “gitmek” anlamındaki zehâb kökünden hem masdar hem de “gidecek yer ve yol” mânasında mekân ismi olan mezheb kelimesi, terim olarak “dinin aslî veya fer‘î hükümlerinin dayandığı delilleri bulmakta ve bunlardan hüküm çıkarıp yorumlamakta otorite sayılan âlimlerin ortaya koyduğu görüşlerin tamamı veya belirledikleri sistem’’ olarak tanımlanmıştır.(1)

Resulümüz döneminde hiçbir şekilde görülmeyen mezheplerin onun vefatından sonra ortaya çıktığı bilinen bir gerçektir. Resulümüz Hz. Muhammed döneminde mezheplerin oluşmamasının en önemli sebebi bu yönde yasaklayıcı ayetler nedeniyleydi: 

Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra (Allah) onlara yapmış olduklarını (mahşerde) bildirecektir.’’ (Enam, 159) 

‘’Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlardan (olmayın!) (Bunlardan) her grup, kendi yanında bulunanla sevinmektedir.’’ (Rum, 32) 

‘’Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın; ayrılmayın!...’’ (Ali İmran,103) 

Yahudilerin, Hıristiyanların ve müşriklerin dinlerini parça parça hale getirmesi üzerinden Müslümanlara uyarı niteliğinde olan bu sözler nedeniyle bu tarz oluşumlara Resulümüz izin vermemiştir. 

Peki Müslümanlar neden mezhebe ihtiyaç duymuştur. Bu konuda mezhepler konusunda yaptığı başarılı araştırma ve tespit çalışmalarıyla tanınan Prof. Dr. Hasan Onat hoca şu tespiti yapar: 

‘’Her insan içinden geldiği geleneğin ve içinde yetiştiği ortamın ürünüdür. Öyle ise İslam söz konusu olduğu zaman, Müslüman bireyin zihni çift yönlü bir sorgulama sürecini her daim diri tutmak zorundadır. Bu çift yönlü sorgulama süreci bugünden, Kur’an’ın insanla buluştuğu, Hz. Muhammed’in örnekliğinin göz önünde olduğu zamana; Kur’an’ın kurucu ilkelerinden ve Hz. Muhammed’in ilk örnekliğinden bugüne sürekli aktif olmak durumundadır...Değişim, dönüşüm ve farklılaşma bu akışın doğasında vardır. Toplum, her daim yeni bir toplumdur. Kur’an ve Kur’an’daki kurucu ilkeler elbette değişmemiştir. Ancak Müslümanların onu anlama ve hayata taşıma biçimleri doğal olarak farklılaşmıştır. Burada önemli olan husus değişme ve farklılaşma değil, bu süreçte Kuran’ın kurucu ilkeleriyle irtibatın, yani istikametin ne ölçüde muhafaza edilebildiğidir.’’ (2)

Hasan Onat hocanın değişime yaptığı vurgu oldukça yerindedir ve doğrudur. Kur’an-ı Kerim’de bulunan ayetler belirli bir zaman dilimini kapsamayıp tüm zamanlar dilimini kapsadığı için ana ilkeden sapmamak şartıyla günümüz gerçekliğine uyarlanabilmektedir. Onat’ın meselenin değişim üzerinde değil de süreçte Kuran’ın kurucu ilkeleriyle irtibatın, yani istikametin ne ölçüde muhafaza edildiğinin tespitine işaret etmesi gerçekten de önemlidir. Zira bu konuda mezheplerin gerçekliğini göz önünde bulundurduğumuzda bu irtibatın sağlıklı yapılamadığına şahit oluyoruz. Kaldı ki şahsi kanaatime göre Kuran’ın değişen şartlarda yorumlanması yine de hizipleşmek için yeterli ve gerekli bir şart olarak görülmemesi yönündedir.

Konumuzu ilgilendiren bir ayeti paylaşmak isterim: 

‘’Dillerinizin uydurduğu yalana dayanarak “Şu helaldir, şu da haramdır!” demeyin; sonunda Allah’a yalan uydurmuş olursunuz. Allah’a yalan uyduranlar kurtulamazlar.’’ (Ali İmran,103) 

Ayette insanların keyfekeder bir şekilde şu helaldir, şu haramdır gibi söylemlerde bulunmamaları istenir. Bunun Allah’a iftira olacağı açıkça da belirtilir. Ne var ki mezhepler tarihi incelendiğinde bu ayete sadık kalınmadığı rahatlıkla görülmektedir.  

Şuan piyasada çokça satışı yapılan ‘’Din Görevlisinin El Kitabı’’ adlı kitapta aşağıdaki tablo(3) paylaşılmaktadır: 

Yine şu hususlarda mezheplerin farklı hüküm çıkardıkları tespit edilmiştir: 

Tablodan da rahatlıkla görüleceği üzere farklı konularda hemen hemen her mezhep farklı bir görüş bildirmiştir. Namaz için ezan okunması hususunda Hanefiler, Şafiler ve Malikiler Sünnet demişken Hanbeliler farz demiştir. Midye yemek Hanefilerce Haram Malikilerce Helal kılınmıştır. Kan Hanefilere göre abdesti bozmaktadır diğerlerine göre bozmamaktadır. Bakıldığından bu mezheplere tabi olanların hepsi Allah’ı bir kabul etmiş, Hz. Muhammed’i son nebi olarak saymışken bir konuda farklı farklı tavır takınmışlardır. Sondan gidersek namazın geçerli olması için abdest alınması gerekmektedir. Şayet kan akmışsa Hanefilere göre tekrar abdest alınmalıdır zira abdest bozulmuş olacaktır. Ancak diğer mezheplere göre kan abdesti bozmayacağı için tekrar abdest almaya gerek kalmayacak ve namaz kılınabilecektir. Böyle bir şey mümkün değildir. Midye yemek Hanefilere göre haramdır yani Allah yiyene hesap soracak ve karşılığında hak ettiği cezayı verecektir. Malikilere göre Allah mideye yiyenleri cezalandırmayacaktır çünkü Allah midyeyi helal kılmıştır. İnsanı dehşete düşüren bu tablo karşısında ‘’Dillerinizin uydurduğu yalana dayanarak “Şu helaldir, şu da haramdır!” demeyin; sonunda Allah’a yalan uydurmuş olursunuz. Allah’a yalan uyduranlar kurtulamazlar.’’ (Ali İmran,103) ayetine rağmen aklını kullanan hiç kimse bu durumu anlamlandıramamaktadır. Yine eğer Allah namaz için ezan okumayı farz kılmışsa Hanefiler, Şafiler ve Malikiler buna nasıl sünnet diyebilmiştir? Farz, Allah’ın yapılmasını kesin olarak emrettiğidir. Şayet namaz için ezan okumak farzsa tüm Müslümanların bunu farz kabul etmesi gerekir. Allah’ın kesin emrettiğine diğer mezheplerin sünnet demesi çok ciddi bir çelişkidir. Şayet ezan okumak sünnetse Hanbelilerin ezan okumayı farzlaştırması Allah’a iftiradır. Ne açık bir gerçektir ki konu hakkında Kur’an’ın içinde yer alan hükümler dikkate alınsa böyle bir tablonun ortaya çıkmayacağı açıktır.

Her şeyden önce herkesin bilmesi gereken birkaç husus bulunmaktadır:

  • Kur’an apaçık bir kitaptır. Kur’an’ı açıklamak resullerin veya diğer kişilerin görevi değildir. Kuran’ın açıklamasını Allah yapmıştır.

‘’Elif, Lâm, Râ, (İşte bu) hüküm (ve hikmet) sahibi olan, her şeyden haberdar bulunan (Allah) tarafından âyetleri hikmetli kılınıp sonra da açıklanan bir kitaptır.’’ (Hud,1)

‘’Bunlar apaçık kitabın ayetleridir.’’ (Şuara,2)

‘’(Bu), bizim indirdiğimiz ve (hükümlerini) farz kıldığımız bir suredir. Umulur ki (düşünüp gerçeği) hatırlarsınız diye onda apaçık ayetler indirdik.’’ (Nur,1)

‘’Apaçık Kitaba yemin olsun ki’’ (Duhan,2)

‘’Gerçekten Biz onlara inanan bir toplum için eksiksiz bir bilgi üzere açıkladığımız, yol gösterici ve rahmet olan bir Kitap, gönderdik.’’ (Araf,52)

‘’Yemin olsun Biz, bu Kur’an’da insanlara her çeşit misali türlü biçimlerde açıkladık ama insanların pek çoğu inkârda ısrar ettiler.’’ (İsra,89)

‘’Onlar sana örnek getirdiklerinde biz de sana gerçeği ve en güzel tefsiri (ahsena tefsir - en güzel açıklamayı) mutlaka getirmişizdir.’’ (Furkan,33)

Kısacası Kur’an, içindeki hükümleri ile herkesin rahatlıkla anlayacağı şekilde apaçıktır. Kur’an’ın herkes tarafından anlaşılamayacağını bu ayetlere rağmen iddia etmek ayetlerin inkarına sebep olur ki bu tehlikeli yola girilmemelidir.

  • Kur’an’da açıklanmayan hususlar hakkında kimsenin hüküm vermeye yetkisi yoktur:

‘’Ey iman edenler! Size açıklanırsa hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın! Kur’an indirilirken onları sorarsanız size açıklanır. (Bildirmediğine göre) Allah onları affetmiştir. Allah çok bağışlayandır, hoşgörülüdür.’’ (Maide,101)

Şu halde Müslüman birey hükmünü merak ettiği hususlarda apaçık kılınan Kur’an’a başvurmalıdır. Ne yazık ki mezhepler tarafından sağlıklı bir zeminde yürütülemeyen incelemeler sonucunda kiminin farz gördüğünü kimi sünnet kimi mekruh kimi mendup görmüş yine kiminin helal gördüğünü kimi haram görmüş ve ortaya çelişkilerle örülü bir dini anlayış çıkmıştır. Bu anlayışın bir sonucu olarak her mezhep kendi görüşünü doğru kabul etmiş ve muhatabı olan diğer mezhep mensuplarını tekfir etmiştir.

Bu üzücü tablonun özetini Prof. Dr. Hasan Onat hoca şu şekilde ifade etmiştir:

‘’...Diğer taraftan, insanın sosyal bir varlık olmasının doğal sonucu olarak ortaya çıkan mezhep, cemaat, tarikat vb. Oluşumlar, seçkinci bir anlayışla, sadece kendi gruplarını merkeze alarak, diğer Müslümanları ötekileştirme yoluna gitmişlerdir. Bu durum, Müslümanların grup, mezhep, cemaat, tarikat adına birbirlerini tekfir etmelerini kolaylaştırmıştır. Tekfir ise Müslümanların yaşadığı coğrafyada akan kanı, hatta masum insanların hunharca katledilmesini meşrulaştıran bir araç haline gelmiştir. Özellikle masum insanların kanı, bütün insanlık için bir kara leke olmanın ötesinde, insanlığı boğabilecek dipsiz bir göle dönüştürmektedir. Bir tek insanın haksız yere öldürülmesinin bütün insanlığın öldürülmesine eşdeğerde olduğu gerçeği hiç kimsenin umurunda değildir. Bu durum, Müslüman olmayanların İslam’ı şiddet ve terörle özdeşleştirmelerini kolaylaştırmakta; Müslümanların İslam’la ilgili sağlıklı bir anlayış geliştirmelerini engellemekte, tepkisel bir yaklaşımın hayatın bütününe egemen olmasına, din dilinin korku ve şiddetle bütünleşmesine yol açmaktadır.’’ (4)

Mezheplerin Kendilerini Meşrulaştırma Yolu

Mezhepler arasında görülen ayrılık ve bu ayrılıklar neticesinde tekfir söylemleri ile akan kandan dolayı hemen hemen her mezhep resulümüz ile ilişkilendirilmesi mümkün olmayan bir sözü ona nispet ederek kendilerini meşrulaştırma yoluna gitmişlerdir:

‘’Yahudiler 71 fırkaya ayrıldılar. Birisi Cennet’te 70’i Cehennem’dedir Hıristiyanlar 72 fırkaya bölündüler. 71’i Cehennem’de, birisi Cennet’tedir. Muhammed’in nefsi kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, şüphesiz benim ümmetim de 73 fırkaya ayrılacaktır. Birisi Cennet’te 72’si Cehennem’de olacaktır. Denildi ki: Ey Allah’ın Resulü! Onlar kimlerdir? Buyurdu ki: Cemaattir.’’ (5)

''Fırkayı Naciye olarak kendisine bu sözde işaret edilen hak mezhep kimdir?'' diye sorsanız hemen hemen bu hadisi resulümüze isnad edip gerçek kabul edenler ‘’Biziz’’ diyeceklerdir. Ancak ömrünü Kur’an’ın emirlerine uymakla geçiren bir resulün ‘’Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra (Allah) onlara yapmış olduklarını (mahşerde) bildirecektir.’’ (Enam, 159) minvalindeki ayetlere rağmen böyle bir sözü söylemesi mümkün değildir. Şayet bir hadis hüsnü zan edilerek resulümüze isnad edilecekse Kuran ile uyumlu şu söz dile getirilebilir:

“Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” (6)

Resulümüz Hz. Muhammed ayrılık söylemi üzerinden değil birleştirici söylem üzerinden ancak Müslümanlara seslenmiş olabilir.

Sonuç olarak Müslüman bir bireye yakışan ayrışmak yerine apaçık Kuran’a yönelmek, gramer kurallarına dikkat etmek, ayet sure bütünlüğü içinde meseleleri ele almak ardından söz konusu konu ile ilgili hükmü anlamaya çalışmaktır. Parçalanmak, hizipleşmek rahmetten ziyade kin, nefret ve kan getirmiştir Müslüman coğrafyasına. Hala da bu olumsuzluklar devam etmektedir.

Bir Müslüman’ın dini kimlik arayışında Müslümanlık dışında farklı kimlik arayışlarına girmesi tüm bu gerçeklikler karşısında hoş görülmemektedir.

KAYNAKLAR

(1) Üzüm, İlyas, TDV İslam Ansiklopedisi, 2014, 29. Cilt, s.526.

(2) Onat, Hasan, İslam Ortak Paydası ve Mezhep Gerçeği, Endülüs Yayınları, İstanbul 2019, s.147,148.

(3) Özcan, Mevlüt, Din Görevlisinin El Kitabı, Sabır Yayınları, 16. Baskı, İstanbul 2009, s.255,256,391.

(4) Onat, Hasan, İslam Ortak Paydası ve Mezhep Gerçeği, Endülüs Yayınları, İstanbul 2019, s.24.

(5) İbn Mace, Sünen, tahk.: M. Fuad Abdulbaki, Beyrut 1975, c. II, s.1322.

(6) Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66

DİĞER MAKALELER